GÜNE BAŞLARKEN...

RSS
GÜNE BAŞLARKEN...

Saat 06:00, fonda Sonny&Cher’den “I got you babe” çalıyor ve Bill Murray’in oynadığı karakter “Phil” bilmem kaçıncı kez aynı güne uyanıyor. Evet, bu sevilen film Groundhog Day (Bugün Aslında Dündü)’den bilindik bir sahne… Ve yapımının üzerinden neredeyse 30 sene geçmiş olmasına rağmen eminim bir çoğumuz Phil’e, hiç bu günlerde olduğu kadar yakın hissetmedik. Ben kendi adıma rüya mı gerçek mi tam emin olamadığım tek bir uzun gün yaşıyor gibiyim. Sınırsız zamanımız var ama yapmamız gerekenler bir güne asla sığamıyor. Zaman kavramı akışkan, sürekli genişleyip daralıyor. Hisler ise bir roller-coaster adeta. Bazen doruklardayız, ne iyi geldi evde kalmak, kendimize zaman ayırmak… Bazen de kaygı tavan yapıyor ve akın eden sorularla birlikte biz, serbest düşüşteyiz. Ne zaman her şey normale dönecek, sevdiklerimize ne zaman sarılacağız, ne zaman bir yabancının elini sıkmak tekrar normal gelecek, ne zaman kendi pişirmediğimiz bir yemeği yiyeceğiz, ne zaman basacak şu ayaklar toprağa?

Bu da hayatın normal seyri. Beklenmedik bir olayla karşılaştık ve duruma uyum sağlamak için biraz savrulmamız gerekti. En sakin ve aklı selim sahibi olanlarımız yol gösterdi ve hepimiz mutabık kaldık ki bu bize; evrenden, doğadan gelen bir mesajdı, sınırları aşmıştık ve şimdi şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyordu. Dışımız bunları söylerken, içimizde fırtınalar kopuyordu. Evde oturuyor ve düşünüyor olmamız, verimli olamayacağımız ve hayata aynı hızla devam edemeyeceğimiz anlamına gelmemeliydi. Hemen harekete geçtik, bu karantinadan elimizde bayrakla biz galip çıkmalıydık. En çok şeyi biz öğrenmiş, en çok kitabı biz okumuş, en güzel ekşi maya ekmekleri biz yapmış ama yine de en çok zayıflamış ve en düz karınlı biz olmalıydık. Hırslı projelere girişildi. Dünyanın bütün büyük şehirlerinde aynı hafta koşu bantları, mutfak robotları, ekmek makineleri, suluboyalar ve şimdiye kadar ihtiyacımız olduğunu hiç fark etmediğimiz bir sürü oyuncak ısmarlandı. Askeri bir düzenle, bütün dijital yoga ve meditasyon seanslarına katılındı, ekmekler pişti, gözler yanana kadar bütün dijital sergiler gezildi. Tekerleğinde koşan bir hamster ritminde geçirdiğimiz bu panik sürecini bazılarımız hafif atlattık; bazılarımız için kısa, bazılarımız için uzun sürdü; bazılarımız için hala devam ediyor. Ama vakanın genel gelişimi şöyle: Yoga yapanlar dizlerini sakatladı, Zoom görüşmelerinden meditasyona zaman kalmadı, yapılan her muzlu ekmeğin 20 dakikalık HIIT antrenmanınızda yaktığınız kalorileri geri koyduğu ortaya çıktı ve Instagram’da tek bir canlı yayın, tek bir ekşi mayalı ekmek fotoğrafı daha görmeye tahammül edemeyecek duruma geldik. Ve o zaman, görünmeyenler görünür olmaya başladı.

Televizyon ve sosyal medyada sürekli yankılanan virüs haberleri, o gün iyileşen vaka sayıları, maalesef hala kendi kendini doldurup boşaltamayan bulaşık makinesinin bipleme sesleri arasında (Fark Labs göreve!) bir yerde neyin gerçekten önemli, neyin aslında gereksiz olduğu ortaya çıktı. Bu denklemin tek sabiti bizdik. Aynı, evimizin penceresinden dışarıya baktığımız gibi bir bedenin içerisinde bütün olan biteni gözlemleyen kendimiz. Gerçekle hayali ayırt edemediğimiz anlarda, çimdikleyerek orada olduğunu teyit ettiğimiz, çapamız olan bedenimiz ve onu yönlendiren zihnimiz dışında her şey gelip geçiciydi. O bedenin hayatının da ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu, etrafımızdaki dünyanın ancak ciğerlerimizdeki nefes kadar var olduğunu çok açık ve net bir şekilde fark ettiğimiz bir dönem oldu. İçinde bulunduğumuz ve elimize boş zaman geçtiği anda değiştirmeye ant içtiğimiz, savaştığımız bu bedenin; görüp görebileceğimiz en görkemli makine, en kusursuz işleyen fabrika olduğunu belki fark ettik, belki şükrettik, belki de yeterince kafa yormadık.
Ama en azından ihtiyaçlarının ne kadar az ve kolay karşılanabilir olduğunu, ihtiyacımız olan her şeyi kendimiz üretebildiğimizi gördük.

Uzun lafın kısası, başrolünü oynadığımız ve biz olmazsak yok olacak şu hayattaki yegane gerçeklik mevcudiyetimiz. Özlediğimiz insanlarla, gitmek istediğimiz yerlerde gönlümüzce yakınlaşacağımız günler kapıda ama bu molanın boşa gitmemesi için beklerken kendimize tekrar tekrar sormakta fayda var: Bu mevcudiyet için nasıl bir hikaye istiyoruz? Neye ihtiyacımız var? Bize neler iyi geliyor, neler heyecanlandırıyor, neşelendiren ne? Enerjimizi bunlara ayırmamızı engelleyen ne varsa vedalaşmanın tam zamanıdır. Sonuçta bizler de çok daha büyük bir makinenin çarklarıyız, bize iyi gelen, çevremize de iyi gelecektir.

Gamze Büyükkuşoğlu 

Önceki yazı Sonraki yazı

  • Gülfem Demircioğlu